Home Sadelik Küçük Prens de Minimalistti.

Küçük Prens de Minimalistti.

written by Deniz Gözler Özenç 16 November 2017
Küçük Prens de Minimalistti.

“Tüm yetişkinler bir zamanlar çocuktu, ama pek azı bunu hatırlar,” der Antoine de Saint-Exupéry Küçük Prens’in önsözünde. Ve kitabı dostu Leon Werth’e ithaf edecekken, sunuşunu değiştirerek Leon Werth’in çocukluğuna ithaf eder. Ben de Küçük Prens’ten örneklerle minimalizmi anlatmaya çalıştığım bu yazıyı, içinizdeki çocukla birlikte okumanızı rica ediyorum.

 “Çölü güzel yapan, bir yerlerde bir kuyuyu gizliyor olması. “

Susuzluk giderici haplar satan bir tüccarla tanıştınız: yalnızca 1 hap yuttuğunuzda tam 1 hafta boyunca hiç susamayacağınızı ve haftada tam 53 dakika kazanabileceğinizi iddia ediyor.

Daha da önemlisi bu sırada çöldesiniz.

Dürüst olun. Ne yapardınız? Hap haline getirilmiş çözümler, koca çölde varlığı bile şüpheli olan gizemli bir kuyu aramaktan çok daha az yorucu görünmüyor mu ilk başta?

Küçük Prens, istediğini yapabileceği 53 dakikası olsa bir su kaynağına doğru gönlünce yürümeyi tercih edeceğini söylüyor. Hoş, hiç ilgilenmediği için fiyatını da sormuyor bu hapların ama pahalıdır da o haplar şimdi.

Tüccarın size kazandıracağını vaadettiği 53 dakika, o hapları satın almak için ödeyeceğiniz bedelle birlikte avuçlarınızın arasından kayıp gitmeyecek mi? Ya yan etkileri? Hiçbir hap, yan etkisiz değildir biliyorsunuz. Susuzluğunuzu gidereceğini söylerken acaba neleri bozacak bedeninizde? Ve en önemli soru: çölde gizemli bir kuyuyu bulmanızla giderebileceğiniz kadar fevkalade bir şekilde giderebilecek mi susuzluğunuzu?

Günlük hayatımızda bunun gibi ne de çok tüccar çıkıyor, değil mi, karşımıza? Böyle “önemli mevzularla” ilgili kararlar verirken neyin daha değerli olduğunu görebilmek gerek elbette. Ama gözler, bilirsiniz ki, özü göremezler. Özü görebilmek için kalbinizle bakmanız gerekir, tıpkı Küçük Prens gibi.

Bir minimalist de, daha fazlasına sahip olmak adına hap haline getirilmiş çözümler peşinde koşmanın şu ya da bu şekilde ona pahalıya patlayacağını ve sahip olma arzusunun da hiç sona ermeyeceğini bilerek, yalnızca en temel ve en gerekli gördüğü varlıklara sahip olmanın keyfini sürmeyi tercih eder. Hem istediğini yapacak fazladan 53 dakika kazanır, hem de bu vakti bir su kaynağına yürüyerek harcar. Neticede giderdiği susuzluğunun, ona haplardan çok öte bir doyum yaşatacağını bilir.

En önemli mevzu: o koyun o çiçeği yedi mi?

Diyelim ki uçağınız ıssız bir çölde düştü ve tamir edemezseniz evinize dönme şansınız yok.  Harıl harıl uçağınızı tamire uğraşırken tepenizde bir velet bitip sizden (ki çizim yapmakla aranız hiç iyi değil) bir koyun çizmenizi istiyor. Onu çiziyorsunuz beğenmiyor, bunu çiziyorsunuz beğenmiyor, derken en sonunda ona bi kutu çiziyorsunuz ve koyunun da kutunun içinde olduğunu söylüyorsunuz.

Tam kurtuldum derken, çocuğun aklına takılıyor: Acaba koyunlar çiçekleri yer mi? Dikenleri çiçekleri korumaya yeter mi?

Siz bir tarafta hayatta kalma mücadelesi verirken bu soru neden bu kadar önemli ki bu çocuk için?

Daha da önemlisi: Bu çocuk bu çöle nereden geldi? Uçağı bile yokken, nereden geldiyse oraya dönmesi neredeyse imkansızken neden hala koyunlar ve çiçeklerle meşgul kafası? İtiraf edin kendinize, kızar mıydınız, kızmaz mıydınız birden karşınıza çıkan Küçük Prens’e böyle yersiz sorular sorduğu için?

Elbette bu çocuğun bir hikayesi var: B-612 isimli küçücük bir asteroidden gelmişmiş Küçük Prens. Yaşadığı gezegende (her yerde olduğu gibi) hem iyi hem de kötü bitkiler türermiş. Kötü bitkileri başta seçmek zormuş ama kısa süre içinde temizlenmezlerse gezegenin tamamını kaplayan baobab ağaçlarına dönüşürlermiş. Otları temizlemeyi ertelememek, her sabah yüzünü yıkamak kadar önemli bir işmiş. İşte bu yüzden, kötü otları yemesi için istiyormuş koyunu Küçük Prens meğer.

Korkusu da meğer bundanmış: ya o koyun biricik gülünü de yerse?

Aman ne olur, yenisini eker, gül olur demeyin. Bu gül farklıymış: yok, öyle ultra-teknolojik, süpersonik, sihirli falan değilmiş. Tıpkı dünyada bulunan binlercesi gibi alelade bir gülmüş başta. Ama tıpkı gezegenindeki otları yolduğu gibi, Küçük Prens her gün çiçeğini sulamış, onu sert rüzgarlardan korumak için üzerine cam bir fanus örtmüş, önüne siperlik yerleştirmişmiş. Tırtılları onun için öldürmüş, kokusunu içine çekmiş, hiçbir şey söylemediği zamanlarda dinlemişmiş onu. O, Küçük Prens’in çiçeğiymiş. Evcilleştirmişmiş onu. Gülünü önemli yapan şey, ona bu kadar vakit harcamış olmasıymış.

Ve tıpkı evcilleştirdiği bir başka dostu tilkinin dediği gibi: “Evcilleştirdiklerin için sonsuza kadar sorumlusun.” Küçük Prens de gülünden sorumluymuş.

Hiçbir yetişkin, der kitabın yazarı, o koyunun o çiçeği yemesinin ne kadar önemli bir mevzu olduğunu anlayamaz. (Gerçi tüm yetişkinler bir zamanlar çocuktu ama pek azı bunu hatırlar da der.)

“Yedi mi, yemedi mi?” Bu soruyu sorduğunuz anda bütün gökyüzüne bakışınız değişecektir. Kalp gözüyle bakabilmeye başladığınız anda “önemli meseleler” çok da önemli görünmeyecektir artık gözünüze.

Ya sizin rutin ve alışkanlıklarınız gezegeninizde güller mi yeşertiyor, baobablar mı? Neye/kimlere emek harcıyor, neyi/kimleri evcilleştiriyorsunuz? Sonsuza kadar sorumlu olduklarınıza iyi bakabiliyor musunuz? Sizin için hayatta kalmak mı daha önemli, yoksa sevdiklerinizin hayatta kalması mı?

Minimalistler, ihtiyaç duymadıkları eşyalarından ve iyeliklerinden kurtulmalarının, yeşertmek istedikleri gülleri için daha çok emek harcayabilmelerine olanak vereceğini bilirler. Rutin ve alışkanlıklarını yeniden düzenleyerek evcilleştirdiklerine karşı sorumluluklarını daha iyi yerine getirebileck olmaları onları heyecanlandırır. Hem kendilerini, hem de sevdiklerini daha mutlu edebilirler böylece. Hem belki de, farkında bile olmadan onları uzaktan izleyen başkalarına ilham verebilirler.

Mükemmelliğe, eklenecek bir şey değil de, çıkartılacak bir şey kalmadığında ulaşılır.

(Antoine de Saint-Exupéry, Airman’s Odyssey)

Küçük Prens kitabının ilk yazıldığında yaklaşık 1000 sayfa uzunluğunda olduğunu biliyor muydunuz?

1943 yılında yayımlanan ve 300’den fazla dile çevrilen, yıllık 2 milyon, toplamda da 140 milyonun üstünde satışı bulunan, tüm zamanların en çok satan 5 kitabından biri olan Küçük Prens, sizce 1000 sayfalık haliyle yayımlanmış olsaydı aynı başarıyı yakalayabilir miydi?

“The medium is the massage,” buyurur Marshall McLuhan, yani içeriği sunduğunuz ortam da mesajı iletmek açısından en az içeriğin kendisi kadar önemlidir.

İçerikçi gözüyle söyleyeyim, okuyanların büyük çoğunluğu kitabın ne kadar uzun olduğunu duyduğunda zaten vazgeçerdi okumaktan. Bir kısmı cesaretini toplar ama kitabı bitiremez, bitirenlerin önemli bir kısmı da kitabın vurguladığı fikirleri kaçırırdı. Velhasıl, kesilip biçilip kırpılıp özüne ve köküne kadar yontulup (yaklaşık) 100 sayfaya indirilmeseydi, bu kadar meşhur, bu kadar ikonik bir kitap olamazdı Küçük Prens.

Peki Küçük Prens’i okudunuz, bitirdiniz, yuttunuz. Yüzünüzdeki o hafif melankolik, acıklı gülümsemeyi silip kitapta bahsi geçen hayat derslerinin kaçını kendi hayatınızda uygulamaya hazırsınız?

Çöldeki gizemli kuyuyu keşfetmeye? Gezegeninizi temiz tutmak için çaba göstermeye? Gülünüzü koyundan korumaya? Evcilleştirdiklerinize karşı sorumlu olmaya? İçinizdeki çocuğu yaşatmaya? Kalp gözüyle bakmaya?

Bütün bu sorulara cevabınız evetse, sizi sonraki yazılara alalım. Minimalist olma zamanınız çoktan gelmiş demek ki.

Hamiş: Küçük Prensi online okumak için buraya, satın almak içinse şuraya tıklayabilirsiniz. Benim tavsiyem, hazır satın almışken çok sevgili arkadaşım Uzman Psikolog Merve Otçeken‘in “Küçük Prensi Okuma Rehberi” ile birlikte satılan versiyonunu tercih etmeniz.


Sonraki yazı: Gülümseyin: Hayatı kaçıracaksınız.

Önceki yazı: Minimalizm nedir? Ne değildir?

Bunlar da ilginizi çekebilir:

%d bloggers like this: